Bir nefes gibi çekiyorum içime tarihi. İçim tarihle doluyor kimi zaman. Ve bazen de tarihi ben yazmak istiyorum.
Aziz İstanbul, güzel İstanbul, Ah İstanbul Ah diye başlayan dizelerde açılır şiirin konusu. Akabinde gelen betimlemeler canlandırır gözümüzde o iç çektiren İstanbul’u. Nedir bana her İstanbul kelimesini duyduğum anda iç çektiren o kuvvetli his. Taşı mı, toprağı mı, havası ya da suyu mu? Nedir bilemiyorum. Ama her İstanbul denildiğinde ben de tarih yazmak istiyorum. Altının çok değerli bir madde olduğunu da düşünmüyorum. Ama taşı toprağı altın olan şehir denildiğinde; altının değerli bir madde olduğuna yürekten kanaat getiriyorum. Sadece semt adı değildir İstanbul’da Vefa. Dokunduğunuz bir avuç toprakta, bir solukta çektiğiniz havada, ya da ince belli bardaktan çay içerken Emirgan’da hissedersiniz vefayı tüm hücrelerinizde baştanbaşa. Yeşil ile mavi en çok bu yakışır birbirine.
Ortasından boğaz geçen, hem Asya’yı hem Avrupa’yı birbirine bağlayan ender bir şehirdir İstanbul. Gezindiğiniz her sokakta bir başka hislenirsiniz. Gördüğünüz her suret sizi farklı diyarlarda gezindirir. Çünkü bu güzel şehr-i alem; mazisindeki ihtişamı, günümüzdeki esasları ve gelecekteki umutları insanların kalplerine nakış nakış işler. Şakaklardan süzülen iki damla gözyaşı bu yüzden temiz ve berraktır.
Ayrıca; çağlar boyu medeniyetlere ev sahipliği yapan, aralıksız 1600 sene payitaht olarak hüküm süren bir mozak gibidir İstanbul.
7. Osmanlı padişahı olan II. Mehmed Edirne’de tahta çıktığı zaman İstanbul’u almayı padişahlığının ilk gününden itibaren kafasına koymuştu. Kenti savaşsız bir şekilde elde etmek istedi ve Bizans’a elçi gönderdi. Elbette ki bu öneri reddedilecekti. Çünkü o eşsiz iç çekmeler o kadar kolay elde edilemezdi. Çünkü güzel olan zor elde edilendi. Yani İstanbul’un fethi zor Fatih’i tekti. Saldıran ve savunan taraflar acısından gurur verici sahnelerle dolu geçen kuşatma 53 gün sürdü. 70 kadar ufak teknenin Galata sırtlarından aşırılıp indirilmesi, belki de bir mucize olan topların döktürülmesi kuşatma heyecanını doruğa çıkarmıştı. Ve nihayet o çağ açıp dünyayı titreten fetih 29 Mayıs 1453 Salı gecesi gerçekleşti. O gece sabaha kadar meşaleler yakılıp tekbirler getirilmişti. Ve sabahın ilk ışıklarıyla şehre ayak basıldı.
Kolay kazanılmış olsaydı fetih ve tek olmasaydı Fatih, belki de çok rastlayamayacaktık şiirlerde İstanbul’a. Duyamayacaktık şarkılarda o İstanbul nağmelerini. Ya da yakıştıramayacaktık tablolarımıza Üsküdar’daki Kız Kulesi’ni. Göremeyecektik dalyanlarda o neşeli balıkçı sofralarını. Hissedemeyecektik Kapalıçarşı’daki serinliği. Ve koklayamayacaktık o emek kokan alın terlerini. Ve bir Orhan Veli olmayacaktı, belki de dinleyemeyecekti gözleri kapalı İstanbul şehrini.
Galiba o iç çektiren gizemli büyü; küçük çocuğun elindeki “gevrek simitte” gizli. “Ah İstanbul Ah” çözmeye çalışıyorum seni. Ama maalesef anlatamıyorum içimdeki sevgini...
İlay Ceren Acar (Fevzi Çakmak Lisesi) |